Search

Luis Bunuel’in Sürrealist Kadınları: Belle De Jour (1967)  


Hırçın, kurnaz, esprili, sapkın — bir sanatçı olarak Luis Bunuel bunların hepsinin bir temsilidir. Burjuvazinin ve çile dolu yetişkin yaşamının renkli hikâyelerini ekrana yansıtmanın yanı sıra, Bunuel filmlerinin en büyüleyici unsuru; gerçeküstücülüğü kadınların üzerinden seyirciye aktarmasıdır.


Bunuel, 83 yıllık yaşamında İspanya, Fransa ve Meksika sinemasına olan katkılarıyla sürrealizmin ana figürlerinden biri olmayı başarmıştır. Sürrealizm ile birlikte filmlerinin gaddarlık, erotizm ve dinsel temalarıyla çağının çok ilerisinde olması ve bunları Fransa’daki avangart denemeleriyle süslemesi, kariyerinin son havzası olan uluslararası dönemin beşinci uzun metrajı Belle De Jour'u (1967) mükemmel kılmaktadır.


Fransız-Yahudi yazar Joseph Kessel'in romanından uyarlama olan bu film, Cherbourg Şemsiyeleri’nin ardından Fransa’nın favori sarışını haline gelen Catherine Deneuve’nün oynadığı Séverine karakterini takip eder. Séverine, tanınmış bir doktor olan Pierre ile evli, güzel bir genç kadındır. Oldukça rahat bir Paris/üst sınıf yaşamı süren yeni evli çiftin, sevgi dolu ve mutlu bir evlilikleri vardır. Ancak bu katman Séverine’in yatak odasında Pierre’in romantik ve cinsel çabalarını düzenli olarak reddettiği gerçeğini gizler.

Filmdeki Bunuel imzası Séverine’in rüyalarında başlar. Gerçek hayatında kocasının kur yapmasından kaçan ana karakterimizin rüyalarını; kocası ve yabancı erkeklerin cinsel tahakküm içinde onu manipüle etmeleri ve kendisine karşı sarf ettikleri aşağılayıcı söylemleri süsler. Tam bu esnada eski arkadaşlarından birinin, üst düzey bir genelevde hayat kadını olarak çalıştığını öğrenen Séverine, ilk başta para için yabancı erkeklerle seks yapma fikrinden ve fiilinden rahatsız olsa da daha sonra kendisini genelevin kapısında bulur.


Séverine’in üst sınıf ev hanımından bir hayat kadınına dönüşmesini konu alan filmde sürrealizmin sesi, Bunuel’in diğer filmlerine kıyasla daha kısık olsa da kahramanımızın günlük yaşamının melankolisini terörize eden rüyalarında bir hayli yüksek sesli olduğu barizdir. Film ilerledikçe bu rüyaların, Séverine’in çocuk yaşta yaşamak zorunda kaldığı tacizlerin travmatik bir sonucu olduğunu Freudvari bir şekilde anlarken kendisinin neden genelevin kapısında bulduğunu da öğrenmiş oluruz. Platin sarısı saçları ve fildişi rengi soluk teni ile Séverine’in geneleve gelmesindeki gaye, çaresiz kalmak ve mazoşist isteklerini tatmin etmek istemesidir. Madam Anais’in genelevi birkaç saatliğine kişiliğini saklamayacağı bir ortam haline gelince de Séverine’in iki farklı hayatı, iki farklı kişiliği oluşur. Biri ev hanımlığı diğeri hayat kadınlığıdır.

Bunuel, Belle De Jour’daki cinsellik temasını zamanın çok ötesinde kullandığını, herhangi bir cinsel ögeden ziyade bir kadının da cinsel düşünceleri olabileceğini öne sürerek kanıtlar. Catherine Deneuve hem sessiz kadını hem de çelişkili seks tanrıçasını oynarken, Bunuel, bu karakterin fiziksel gerçekleri kadar zihinsel hayalleriyle de filmi temaya uydurur. Fiziksel olarak asla aşırı vurgulanmayan tema, (birkaç hızlı görüntü dışında filmde çıplaklık yoktur ve ekranda hiç kimse cinsel ilişkiye girerken gösterilmemektedir) Séverine, diğer kızlar ve geneleve gelen yardımcı karakterlerin duygusal çetelesi ile daha fazla ilgilidir.


Bunuel, farklı cinsel seçimlerin fazla rahatsız edici olmadan en çarpıcı şekilde ele alınabileceğini, Belle De Jour filmiyle ve sabahları masum ev hanımı, öğleden sonraları ise femme fatale Séverine karakteri ile göstererek 1960'ların sinemasının en değerli ve unutulmaz filmlerinden birine imza atmıştır.

0 comments

Recent Posts

See All